İrfan abidesi: Hacı Kemal Erimez Abinin Hayatı... Oku paylaş




 
Dönümlerce zeytinliklerini, kuyumcu dükkânlarını, evlerini satmış. Gönül dostuna söz verdiği gibi bu dünyada kendisine ait bir ev bile bırakmamış Hacı Kemal Erimez. İnandığı değerler uğruna servetinin büyük bir bölümünü vakfederek, geriye ailesinin geçimini sağlayacak kadar bir zeytinlik ayırır. Eskiden onlarca işçi çalıştırdığı bahçede, ilerleyen yaşına rağmen yetişen zeytinleri toplama işi kendisine düşer. Bu işlem bitince zeytinler ham haliyle uygun bir müşteriye satılır. Pazarlığın ardından emeğin karşılığı alınır, ailenin rızkı böylece temin edilir. Gönül rahatlığıyla kazancını harcamak üzereyken tüccarlar kapısına dayanır: "Biz zarar ettik. Senin zeytinlerden yağ çıkmadı." Hemen telaşa kapılır. Çünkü kul hakkına girmektense ölmeyi tercih edecek bir gönüle sahiptir. Hiç düşünmeden hem paralarını iade eder hem de zararlarını karşılar. Ama çok geçmeden muhatap olduğu kişilerin yalan söyledikleri ortaya çıkar. Zira zeytinler sıktırılmamış ve alışverişe yalan bulaşmıştır. O ise olayı duyunca hır gür çıkarmak, parasını geri istemek için kapılarına dayanmak, kendisini kandıranlara beddua etmek yerine hemen duaya durur: "Allah'ım ben hakkımı helâl ediyorum. Ne olur onları affet. Onlar bilmiyorlar, bilseler yapmazlardı."
Anlattıklarımız, "Biz bir anlamda yetim büyüdük." diyen Celal Erimez'in babası Hacı Kemal Erimez'le yaşadığı ender anılarından biri. Hacı Kemal Ağabey'in destanlaşan hayatında onlarca örneğine rastlayabileceğiniz karelerden. Onun hakkında çok şey anlatılabilir: Hastalıklarına ve yaşına aldırmadan diyar diyar okul açmak için dolaşması, her gece hıçkıra hıçkıra ağlayarak hayır işine başkalarını da katmak için dua etmesi, inşaatlarda bir işçi gibi çalışması, hicret düşüncesiyle ailesinden kilometrelerce uzakta okul köşelerinde kalması... Ardından destanlar yazılacak bir hayat bırakan Hacı Kemal Ağabey'in vefatına kadar her anı bizlere yeni ufuklar açıyor. Bu ufuk insanını kendimize yaklaştırmak için onun hayatına göz atalım istedik.
Örnekleri kendinden bir hareketin ilklerinden olan Hacı Yusuf Kemal Erimez, 22 Nisan 1926 tarihinde Samsun'un Havza ilçesinde dünyaya gelir. Ama hayatının büyük bir kısmını Ege'de geçirir. Aileden kalan mirasına kendi ticarî kabiliyetini de ekleyerek servetini katlar. Ekonomik durumu sebebiyle Türkiye'nin nabzını ve siyasetini elinde tutan insanlara çok yakındır. Evinde başbakanları, bakanları ağırlar. Fakat bu onun hayatıyla bütünleşen mütevazılığından bir şey eksiltmez. Cami kapılarında hayır işlerinde kullanmak için para toplar, birçok hayır müessesinin inşaatında çalışır. Gönlünde her kesimden insana yer açar. Milletine, yurduna ve inancına olan hizmet aşkıyla hayır işlerinde öncülük yaparken, şevkini yönlendirecek mürşit arar diğer yandan. İzmir'e yeni gelen Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Kestanepazarı Camii'nde verdiği bir vaazdan çok etkilenir. Onun gözyaşlarıyla anlattığı hakikatler kalbinde farklı bir heyecan uyandırır. Haline, davranışlarına ve Alem-i İslâm'ın ihyası için ortaya koyduğu fikirlerine hayran kalır. Millete hizmet yolunda Gülen'in tavsiyelerini, hatta imalarını dahi emir telakki eder. Böylece 35 yıl sürecek dostlukları başlar. Yaşça ondan büyük olmasına rağmen saygıda kusur etmez. Aralarındaki muhabbet öyle bir hal alır ki, günlerce ayrı kaldıkları dönemlerde, yaptıkları telefon görüşmelerinde dakikalarca ağlarlar. Bazen bu görüşmelerin tek bir söz bile konuşulmadan hıçkırık sesleri ile nihayetlendiği bile olur. Hocaefendi, sadık dostu için "Hacı Kemal Bey, zannediyorum çoğumuzdan birkaç kalem öndedir. Çok kimsenin elinden tutmuştur. Civanmertliği, bu hizmette inandığı çizgide ömür boyu koşması... Hele son zamanlarda Orta Asya'da yaptıklarıyla belgeselleştirilmesi gerekli olan bir irfan abidesi, bir değerler abidesiydi." der.

'Bu heyecan olmasa ayakta bile duramazdım'

İrfan abidesi: Hacı Kemal ErimezAnadolu'yu dantela gibi örmeye başlayan eğitim faaliyetlerinde öncülüğü de Hacı Kemal Ağabey yapar. İlerleyen yaşına rağmen Türkiye'yi karış karış gezerek eğitim yuvalarının temellerini atar. Fatih, Serhat ve Yamanlar kolejleri onun ilk göz ağrısıdır. Temellerini gözyaşı ve alın teri ile attığı bu okulların inşaatlarında bizzat çalışır. Okulların açılmasında hem maddî fedakârlıkta bulunur hem de başkalarını da bu fedakârlığa çağırır. Türkiye'nin neslini yetiştirecek eğitim kurumlarının açılışlarında okunan İstiklâl Marşı'na hıçkırıklarıyla eşlik eder.
Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından Hocaefendi'nin Orta Asya'ya okul açılması ile ilgili tavsiyeleri üzerine yollara düşmeye karar verir. 65'i deviren yaşına, ayaklarına yaralar oluşacak kadar şeker, ameliyatın fayda etmeyeceği derecede kalp-damar, gözlerine vuracak derecede tansiyon hastası olmasına aldırış etmeden yakınlarının uyarılarına rağmen soluğu Orta Asya'da alır. Sağlığı ile ilgili tavsiyelere kulak asamaz. Onu evde tutmak mümkün değildir. Çevresindekilerin şaşkınlıkla izledikleri performansının kaynağını "Bende bu heyecan olmasa ayakta bile duramazdım." diyerek anlatır.
Azerbaycan, Özbekistan ve Kazakistan'da okul açılmasına vesile olur. Hizmet diyarı olarak kendisine Tacikistan'ı seçer. Kavganın, gürültünün had safhaya ulaştığı, okulların basıldığı, can güvenliğinin bulunmadığı Tacikistan'da eğitim yatırımları için yıllarca mücadele verir. Yaşanan birçok sıkıntı, hastalık ve tehlikeler onu yıldırmaz. Beş okul açtığı Tacikistan'da Türkiye sevdası ile büyüyecek nesillerin yetişmesine zemin hazırlar. Emeği, samimiyeti ile kendisini öyle bir kabul ettirir ki, ülke halkının gönlüne taht kurar. Onların 'Hacı Ata'sı olur.
Erimez, ailesinden kilometrelerce uzakta ağır imtihanlara da maruz kalır. Önce hizmetlerinde hep destek olan, evlatlarına babalarının eksikliğini hissettirmemek için elinden geleni yapan vefalı eşi Adviye Hanım'ı yitirir. Ölüm haberini Tacikistan'da okulların eksiğini gidermek için çalıştığı sırada alır. Son nefesinde yanında olamadığı kırk yıllık hayat arkadaşını uğurlarken bile tek derdi eğitim hizmetleridir. Kederini ise gece sabaha kadar ağlayarak yaşar. Hacı Kemal Erimez eşinin ardından ikinci acısını kızı Sabiha Akdoğan'ı kaybedince yaşar. Böbrek hastası olması sebebiyle zor günler geçiren kızının yanında yeterince kalamayan Erimez, onun ancak son nefesine yetişebilir. Sabiha Hanım küçüklüğünden beri hasretini çektiği babasının yanında Hakk'a yürür. Hacı Kemal Ağabey, evlat acısını içine gömerek damadını kendi elleri ile evlendirecek kadar erdemli davranmasını da bilir. Daha iyi nesillerin yetişmesi için çabalarken kendi evlatlarını ihmal etmenin hüznünü hep içinde taşır. Bir hizmet için gittiği ilde misafir olduğu ev sahibinin kendi çocuğunu kucağına alıp sevmesini görünce gözyaşlarını tutamaz: "Benim de kızım, oğullarım, torunlarım var. Ama onların hiçbirisini böyle kucağıma alıp doya doya sevemedim."
Sıra küheylanlar gibi koştuğu dünya hayatının son dönemeçlerine gelmiştir. Hizmetteki birkaç aksama onun sağlığını da etkiler. Kalbinin daraldığını hissedince çocuklarını çağırır, borçlarını, verdiği sözleri ve üzerindeki emanetleri bir bir sayar. Allah'ın huzuruna borçlu gitmek istemez. Ardından vasiyetini bildirir. Fenalaşınca hastaneye kaldırılır. Koma halinde ulaştırılan hastanede dokuz gün kalır. Rabb'ine yürüdüğü zaman takvimler 13 Mart 1997 Perşembe'yi gösteriyordur. Millet ona olan vefasını, Fatih Camii'nde uğurlarken gösterir. O gün avluda binler, Hacı Kemal için gözyaşı döker. Erimez, adeta bir cumhurbaşkanına gösterilen alakayı görerek Topkapı Mezarlığı'na eşinin yanına defnedilir.
Hacı Kemal Erimez geride çok az insana nasip olacak hayırlar bırakarak veda eder kederli dünya hayatına. Onun gözyaşları ve alın teri ile temellerini attığı birçok müessese kendi gibi dertli binlerce insanı yetiştiriyor şimdilerde. Kurulmasına vesile olduğu gazetemiz ve Samanyolu Televizyonu Türkiye'nin en önemli medya organlarından biri haline gelir. Fatih, Yamanlar, Samanyolu, Serhat kolejlerinde Türkiye'nin gururu olan binlerce genç yetişti ve yetişmeye devam ediyor. Onun, Tacikistan, Azerbaycan, Özbekistan gibi ülkelerde ilk temellerini attığı Türk okulları, bugün 140 ülkeye serpilmiş durumda. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin, Erimez'in vefatının hemen ardından dediği gibi: "O bir tane vefat edip gitti. Bir tohum gibi toprağın bağrına düştü. Bir sümbül, bir başak hayatını netice verdi. Bir ölüp o manada yirmi dirildi. Onun koştuğu sahaları, yetiştirdiği nesiller boş bırakmadı." (Cihan Yenilmez)

#YolsuzluğunEnBüyükZararıDİNE okuyalım -> Kalem mi tükendi yoksa kağıt mı?

    Kalem mi tükendi yoksa kağıt mı?

 Özellikle bu bir kaç aydır havuz medyasına dahil gazetecilerimizin tarafsızlığı gözyaşartıcı derecede kendini hissettiriyor. Leyhine yada aleyhine neredeyse birçok konudan kaçarcasına suskunluklarını koruyorlar. Göze çarpan belli başlı birkaç başlıkta ise son derece etkin bir rol oynuyor, her fırsatta Aslan kesiliyorlar, fakat yalan ve iftiranın ömrünün az olması sebebiyle fazla yaşayamıyor, solup gidiyorlar. Gündemin bu kadar yoğun olduğu bugünlerde kendilerine yönelik bir tasfiye olurmu acaba endişesi ile halk dilinde kullandığımız danışıklı dövüş üsulleriyle yazılar kaleme alıyorlar. Danışıklı dövüş dedik ya, soru cevap programını bile cevaptan soru şekline çevirebiliyorlar.Peki neden ? Özellikle bundan birkaç yıl önce Ergenekon gibi bir dava için "demokrasi adına bir millattır" diyenler bugün tahliyelerin vermiş olduğu boş güven duygusuyla Cemmatleri bitireceğini söyleyenlere karşı neden seslerini çıkaramıyor. Sormak istiyorum, Kaleminiz mi tükendi yoksa kağıdınız mı?

  Ergenekon davası bu ülke insanına demokrasi adına yapilabilecek değişimler hakkında  büyük bir umut ışığı olmuştu. Darbelerin son bulduğuna dair bir ispat, darbeci zihniyetin artık demokrasilerde yeri yoktur mesajıydı bu. Şimdi ise bu ışığın giderek parlaklığını kaybettiğine şahit oluyoruz. Saman alevi gibi esip kükreyenler korkarak kaleme aldığı yazılarında çevrelerinde olan bitenden habersizmiş gibi bu konuya girmek istemiyor yada geçiştiren yazılar kaleme alıyorlar. Soruyorum,Kaleminizin doğruluğu bu kadar mı? Bu kadar kolay mı vazgeçtiniz doğrularınızdan ? Öteyandan Siyaset kanadından yapılan açıklamalarında ondan kalır bir yanı yok. Birkaç sene önce bir aslan gibi kükreyen siyasetçiler kendilerinin çıkardığı yasalarla serbest kalanlar için sadece ve sadece "ben bunu doğru bulmuyorum" diyebiliyor. Peki neden dünün düşmanı bugün gizli dostluklar kuruyor? Bunun çok kolay bir açıklaması var elbet, kan kaybeden bir partinin güç toplama çabası, bunun için dağdaki teröristten tut, şehirdeki terörist yapılanmadan bile medet umar bir hale geldiler. Dünya gayesi olmayan bir cemaate saldırarak dostlarını hedef tahtasından uzaklaştırıyor, hedef saptırıyorlar. Yapılan gizli görüşmelerin gün yüzüne çıktığı bugünlerde teröristle aynı masaya oturmam diyenlerin ne kadar da sözünün eri olduğuda  anlaşılıyor. Elini kolunu sallayarak gezebilen onca teröristin bir vaad olmadan kendini bu kadar güvende hissedebileceğine kim inanır ki zaten. Özel yetkili savcıların bu süreçte aslında kimler için ortadan kaldırıldığınıda görmüş oluyoruz. Yolsuzlukları örtmeye çalışanların bir gün hesabın tersine döneceği korkusu bunun en büyük sebebidir. Özellikle havuz medyasınında bugün siyasi bir malzeme olması, tek elden yönetilmesi algı yönetimini de bu konuda oldukça kolaylaştırıyor olmalı. Baksanıza bir siyasi lider sağduyuyu ön planda tutacağına programlara katılıp masum bir cemaate terörist diye hitap ediyor, editörüde bu konuda zorluyor. 

 Düşünmemiz gereken bir Oslo görüşmesi var. Suriye'ye müdalenin arka plana atılması , İran ve Amerika ilişkilerindeki ani gelişmeler Türkiye'nin bu konudaki konumu, terörist yapılanmanın şehirdeki rahatlığı bunları bir soru işareti içerisinde düşünmek gerekli.!!!

  

#TürkOkullarınaSaldırmakİHANETTİR Dinleyin Neden bu okullari Dinleyin 10. Türkçe Olimpiyatları AFRİKALI ÖĞRETMENİN SÜPER ÜSTÜ


#ServetİsteyenSiyasetiBıraksın lütfen okuyalım--> Peki Neden Güneş Balçıkla Sıvanmaya çalışılıyor?

   Peki Neden Güneş Balçıkla Sıvanmaya çalışılıyor?

 Özellikle son günlerde gündemi belirleyen ve kimler tarafından servis edildiği bilinmediği halde suçun yine Camiaya fatura edildiği bir dinleme skandalı var.Başbakanın oğlu ile arasında geçtiği iddia edilen yolsuzluk operasyonunun akabinde gerçekleştiği söylenen bu konuşmanın zamanlamasıda bir o kadar akılları kurcalıyor.Sıkça meydanlarda montaj olduğu ileri sürülen yer yer dublaj olduğuda iddia edilen bu dinlemelerin, bazı medya kuruluşlarının daha ilk saatlerinden itibaren montajdır bu algısı yaratmak istemeside acaba diye düşünmemize yol açıyor.Acaba örtülmeye çalışılan bir gerçek mi var? Olağanüstü bir hal ilan eden medya kuruluşları doğruluğundan kendisinin dahi emin olamadığı yöntemlerle yalanlamalarda bulunuyor.Bilim ve teknolojinin başındakiler hisleriyle hareket etmeyi daha yerinde görüyor ve seçmece birtakım açıklamalar yapıyor. En üzücüsü ise bu olayda da yine hedef tahtasına Cemaat oturtulmak isteniyor.

  Peki neden yine Cemaat ?

Bu sorunun cevabı oldukça basit.Miting meydanlarında geçerli olan kuralın yani herzaman için bir suçlu bir hain ilan edilebilecek birilerinin olması seçim meydanlarındaki biz mağduruz tablosunu çizmelerine yardımcı oluyor. Aynı zamanda Bu hayali çetelerin karşısında duruyoruz biz diyerek ,kendilerini Kahraman olarak tanıtıyor ve kul hakkı yemeyiz diyorlar. Peki ya o yolsuzluk raporları kutu kutu paralar?Ama unutulan birşeyler var "Güneş Balçıkla Sıvanmaz" sıvanamaz. Oluşturmaya çalıştıkları algının özellikle medya kanadından büyük bir yardım alması insanlara bir 28 Şubat klasiğinide hatırlatıyor. Hedef tahtasına oturtulan ve sürekli bir takım suçlamalarla yıpratılmaya çalışılan suçsuz insanlar tehdit kuyularında sessizliğe mahkum ettirilmek isteniyor. 28 şubatların bir daha yaşanmaması adına referandum için kapı kapı gezen bu insanlar bugün 28 Şubat'ı kapılarında hissediyor,demokrasi adına endişe duyuyor.

  Peki ne değişti ne değişmedi ?

 Bir 28 Şubat'tan bir 28 Şubat'a kadar değişenler değişmeyenler, Güçlü Türkiye politikası adına dünyaya açılan bir Türkiye'nin saygınlık ve özellikle Ortadoğu'daki  müslümanlara liderlik ettiği düşüncesi doğmaya başlamıştı . Mazlum Halkların yanında olan gerekirse dünyaya kafa tutabilen bir Türkiye görüntüsü verildi. Ama unutulan birşey vardı. Afrika'ya ,Asya'ya  tüm dünyaya uzanan yardım ellerinin bütün bir Milletin eseri olduğuydu. Bir partiye aitmiş gibi gösterilemezdi. O 28 Şubat'ta demokrasiye büyük darbe vurulmuştu. Gözdağı vermek için yürütülen tanklar, uydurma şeyhlerin ahlaksız durumlarda baskınlarla gözaltına alınmaları,Alnı secdeli askerlerin görevine son verilmesi gibi birçok çirkin durumu irtica başlığı altında rahatça gerçekleştirme fırsatı bulmuş ve Türkiye'yi bir kaosa sürüklemeyi hedeflemişlerdi.. Peki ne değişmedi? Demokrasi anlayışındaki kırılganlıklar yine aynı kaldı. Güç sahiplerinin isteğine göre değişkenlik gösteren bir yargı oluşturuldu.O gün güç askerin elindeyken bugün güç sahipleri para ve otorite dahil tüm güçleride toplayarak demokrasiye eski düşünceli bir biçim verdiler. 28 şubatlar yine aynı kaldı. Kendi çıkarlarını demokrasiye tercih eden bir anlayış doğmasının yanında güçlülerin sözü geçiyormuş gibi bir görüntü verildi. Hakimler tatildeyken tahliye olanlar,bazı gazetecilerin güya devlet çıkarları adına yolsuzluğun önemli olmadığı vurgusu yapması nasıl bir düşünce yanlışına düşüldüğünü gözler önüne seriyordur.Dünyaya barışı temin etmek için yollara düşmüş insanlara söylenen akıl almaz sözler bizlere birşeylerin üstünü örtme çabasının seçim meydanlarında nasıl kullanıldığını gösteriyor. Yandaş medyanın her fırsatta karalamayı bir adım daha öteye taşıyarak yaptığı ise akıl alır gibi değil. Gerçekleri görmelerine rağmen nice tecrübeliği  gazetecinin halen doğruları yazmamasıda ayrıca üzüntü verici. O 28 Şubat'ta düşüncelere,kalemlere ve inançlara zincir vurulmak istenmişti. Bügünde aksini söyleyebileceğimiz bir 28 şubat yaşamıyor değiliz.

   Her kışın bir baharı vardır elbet. Gün gelir hak yerini bulur. Bizlere düşen ise yine Gönül sözü ile konuşmak. Özellikle sık sık belirtilen üslubunuzun inceliği  ve güzelliği o gün geldiğinde nice güzel insanın dostluklarına vesile olacak.

  Unutulmasın  ki Rabbim Hakkı Haklıyı Kollar Gözetir..

#İmza2004Bitirme2014 okuyalım -> Gerçek Paralel Yapı Kimdir?

Bugünlerde özellikle hükümetin ve gazetelerin ağzından düşürmediği, objektifliğini kaybetmiş haber manşetlerindende sıkça gördüğümüz ve Ahlaki değerlere sığmayacak şekilde masum bir Cemaate itham edilen ,ancak yüzyıllardır saklanan gerçek paralel yapıyı nekadar tanıyoruz?

  Türkiye gündemini takip eden, objektif bir bakış açısıyla ülkenin içinde bulunduğu durumun farkında olan, analizini iyi yapan herkesin rahatlıkla cevap bulabileceği bir soru bu. Yolsuzluk operasyonun başlangıç tarihinden beri gündemlerden düşmeyen, paralel yapı söyleminin zamanlamasına dikkat etmemiz yeterli.Bu söylem özellikle yolsuzluk operasyonların akabinde gelişme göstermiş giderek siyasi bir amaç ile kullanılan sert bir seçim malzemesi haline gelmiştir. 

 Peki neden? Daha düne kadar taktir ile anılan birlik mesajları verilen bir Camiaya neden böyle bir suçlama yapıldı? Cevap gayet açık,17 Aralık tarihi aslında bu ülkenin yüz yıllardan beri başına bela olmuş bir yapının tespitini gözler önüne seriyordu.Bu olay genç bir işadamının yüksek mevki sahibi insanlar ile aynı fotograf karelerinde yer alması kadar kolay bir algı olarak geçiştirilemezdi. Nitekim bu durum yüzyıllardan beri Anadolu insanlarına huzursuzluk temin etmek için uğraşan dış mihrapların yüzlerini açık edecek derecede ortadaydı. İşte bunun akabinde gelişen tasfiyeler ve Cemaate karşı yapılan ağır suçlamalar bu olayı gölgeleme amacını açıkça deşifre etti. Sonrasında bir seri şeklinde gelişen Hsyk tasarısı ,bazı savcıların görev yerlerinin değiştirilmesi ve gece yarısı operasyonlarıyla onaylanan yasalar.Bunlar Gerçek Paralel yapının nedenli söz sahibi olduğununda bir göstergesiydi.Sadece bu da değil tabi ki, yolsuzluk dosyalarında isimleri geçen kişilerin kimler olduğuda son derece önemliydi.Daha dün istifa ederken Başkanını suçlayanlar geri dönüp geldiğinde özür diliyor hiç olmamış gibi davranabiliyordu.Akıllara takılan sorular daha cevap bulamadan Paralel yapı söylemi olaylarla hiç ilgisi olmayan insanların yakasına yapıştırılarak gerçekler gizleniyor,Bu algıyı seçim şarkıları gibi meydanlarda bir malzeme olarak kullanılıyor ve Özellikle havuz medyasınında katkısıyla bu yanlış algı insanlara doğruymuş gibi aktarılıyor ve huzuru temin etmekle hükümlü kurumlar bir bir  tasfiyelerle itibarsızlaştırılıyor. Masum insanlara ait, İçeriğinde hiç bir sıkıntı olmayan ses kayıtları yayınlanarak bir karalama projesi başlatılıyordu.

  Bu olayların nasıl geliştiğine geniş bir açıdan bakalım isterseniz. Darbelere set çekme adına yapılan referandumların raflara nedenli hızlı kaldırıldığı hepimizin dikkatini çekmiştir.Buna medyanın  bundan aylar öncesine kadar ağırlıklı olarak yurtdışı politikalarının yer aldığı haberlerin bugün neden ortalıktan kaybolduğunu düşünerekte başlayabiliriz. Etkili bir dış politika izlerken bunun terse dönmesi ve akabinde ülke içinde oluşturulan barış ortamının istismar edilir derecesinde şehir yapılaşmasına dönüşmesinin herkes farkındadır.Algılardan silinmeye çalışılan terör yapılanmalarının budenli  rahat hareket etmeside bunun bir göstergesidir.Daha düne kadar saygıyla bahsedilenlere örgüt lideri,binlerce kişinin canını alan birisinede sayın denilmesi bazı şeyleri gözler önüne seriyordur.Meydanlarda eğitim boşluklarını doldurmaya yönelik konuşmalarla aslında, Gizlenen gerçek paralel yapının bu Cemaate darbe vurarak doğan boşlukları nasıl kullanmak istediğini açıkça ifade ediyor. Medyanın tek bir ağızdan konuşması,yeni türeyen terör örgütünü ve Suriye sınırımızda kurulmaya çalışılan yeni düzeni görmezden gelmeside yada ufak başlıklarla geçiştirmesi oldukça garip. Haber özgürlüğü bakımından listeye son sıralarda girmemizde aslında bu yolsuzluk operasyonu ardından sürekli değişen gündemin nasıl sabit kaldığını açıklıyor. Cemaati suçlayarak gizlenmeye çalışılan asıl paralel yapının yüzyıllardan beridir içimize nasıl sızdığı ve bu gerçeği gün yüzüne çıkartabilecek kurgusal bir diziye bile tahammül edilemediği ortada. Yapılan yanlışları bir adım daha ileri götürmeden durdurmak gerekirken hız vermek ilginç,Ama unutmamaları gereken en önemli şey ne olursa olsun Allah her daim doğrunun yanındadır onu Kollar ve Gözetir!!!



Kırık Testi-Mahzun kalblerin ağlaması-M.Fethullah Gülen Hocaefendi-okuyalım...

Fethullah Gülen: Mahzun kalblerin ağlaması
“Bazen mahzun bir kalbin ağlamasıyla Allah bütün bir âleme merhamet buyurur.” deniliyor. Bugün itibarıyla vicdanlarımızda yeteri kadar ızdırap duyamıyor ve dertlenemiyoruz. Bunun sebepleri nelerdir?
Hazreti Âdem’den bugüne beşeriyetin yaşadığı ferdî, ailevî, içtimaî bütün problemlerin temelinde insan vardır. Çağımızda yaşanan anarşi, zulüm, fitne ve buhranların temelinde de yine insan unsuru bulunmaktadır. Bütün problemler gelip gelip insanda düğümleniyorsa, o hâlde, bu problemlerin çözümü de vahiy buudlu, vicdan eksenli bir terbiye sistemi ile insanın yeniden ele alınmasıyla mümkündür. Aksi takdirde yeryüzündeki hiçbir şekavet, dalâlet, sefahet ve sefaletin önü alınamaz.

Kuyunun dibinde olduğunu fark edebilmek

Evet, bugün beşeriyetin en büyük problemi insanı ihmal problemidir. Fakat acaba kaçımız bu problemi derinden derine yüreğimizde hissediyor ve içimizde bunun ızdırabını duyuyoruz? Maalesef çoğumuz itibarıyla biz, aynı ortamı paylaştığımızdan dolayı, yeryüzünü kasıp kavuran bu sefahet ve sefaletin, bu inhiraf ve düşüşün çap ve büyüklüğünü dahi anlayabilmiş değiliz.
Maksadımı ifade adına size basit bir misal vereyim: Ben bir süre şehirde kaldıktan sonra köydeki dayımların evine gitmiştim. Başımı kapıdan içeri uzatır uzatmaz yanan tezek kokusunu hissetmiş ve “ne fena kokuyor” demiştim. Bunun üzerine dayımın torunları arkadan bana gülmeye başlamışlardı. Çünkü ben çocukluğumda bir ay kadar bu evde kalmış, fakat hiçbir rahatsızlık duymamıştım.
Hazreti Mevlâna da Mesnevî’sinde, derici dükkânındaki pis kokuya alışıp daha sonra ıtriyat çarşısına götürülen bir insanın, oradaki güzel kokular karşısında düşüp bayıldığından bahseder. Esasında hazret bu hikâyesiyle bize, bozulmuş tabiatların hâlini resmetmektedir. İşte çağımızın insanları olarak biz, neş’et ettiğimiz ortama öyle alışmış ve öyle uyum sağlamışız ki, insanı insanlığından utandıracak manzaralar karşısında dahi herhangi bir utanç ve acı duymuyoruz. Bütün terslikleri ve yanlışlıkları âdeta normal görüyoruz. Bir şairin dediği gibi;
Tok olan cümle âlemi hep tok sanır.
Aç olan âlemde ekmek yok sanır.
Bunun gibi biz de acıyı hissedip farkına varmayınca, vicdanımızda ona karşı “yeter” deme ve ardından silkinip doğrulma gayreti içinde olmuyoruz. Çünkü insanın yaşadığı ortam ve şartların kendisine göre bir insibağı vardır. Bu insibağ, insanın kulağına, gözüne, burnuna, ağzına kısaca bütün zevk sistemlerine tesir eder ve bir yönüyle onun korteksini etkisi altına alır. Böylece kişi, her şeyi buna göre duyar, buna göre değerlendirir ve bir türlü bu çerçevenin dışına çıkamaz. Dolayısıyla da Allah nezdinde durması gerekli olan farklı bir konum olduğunun, kendisinin bu konumun çok gerisinde bulunduğunun farkına varamaz. Kuyunun dibinde durduğu hâlde kendisinin ferah feza bir iklimde dolaştığını zanneder. Bu yüzden de onun kuyudan çıkma adına bir gayreti olmaz.
Evet, insan, tabiatı icabı belli bir süre sonra yaşadığı ortama uyum sağlar. Mesela yüksek seslerin olduğu bir ortamda bulunan bir insanın kulakları belli bir süre sonra kendini o sese göre ayarlar. Bu defa o kulak, duyması gerekli olan frekanstaki sesleri duyamaz olur. Bunun gibi, biz de dünyaya gözümüzü açtığımız andan itibaren hep hâllerinden memnun olan ve günlerini gün etme peşinde koşturan insanlar gördük. Dolayısıyla da içler acısı perişan hâlimizin bir türlü farkına varamadık.
Hâlbuki ızdırap çok önemli bir ilham kaynağıdır. O, insana içinde bulunduğu sıkıntılı hâlden kurtulma adına çok farklı yol ve yöntemler ilham eder. Mesela kuyuya düşen bir insan, kuyunun dibinde bulunduğunun farkındaysa ve bunun ızdırabını duyuyorsa, kuyudan çıkmak adına elli türlü yol arar ve Allah’ın izni ve inayetiyle bir çaresini bulup oradan çıkar. Elinde kazma ve kürek olmasa bile, ellerini âdeta pençe gibi kullanıp oradan çıkmaya çalışır. Didinir durur, tırnaklarıyla ayaklarını koyabileceği iki oyuk açar. Daha sonra ayaklarını o oyuklara koyup daha yukarıda iki tane daha oyuk açar ve böylece bir takvime bağlamak suretiyle belli bir müddet sonra oradan çıkmayı başarır. Fakat kuyunun dibinde yaşadığının farkında olmayan ve hâlinden memnun olan birisinin hiçbir zaman böyle bir cehd ve gayreti olmaz.

Merhameti celbeden mağduriyet hâli

Ayrıca insan yaşadığı düşüş ve inhiraf karşısında, onun ızdırabını derinden derine duyar ve Cenâb-ı Hakk’a tam bir teveccühte bulunursa, Hazreti Üstad’ın Lem’alar isimli eserinde ifade ettiği gibi, esbabın bi’l-külliye sukût ettiği böyle bir anda, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhur ettiğini görebilir. Bilindiği üzere Yunus bin Metta (aleyhisselâm) balık tarafından yutulduğunda; balık, denizin dalgaları ve gecenin karanlığı bir araya gelerek onu dört bir taraftan çepeçevre kuşatmıştı. Fakat o büyük peygamber, üst üste bu karanlıklar içinde,
لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ
Senden başka ilâh yoktur. Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin; doğrusu ben kendi kendime zulmettim (affını bekliyorum). (Enbiyâ Sûresi, 21/87)
şeklinde niyaz ederek, Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametini celbetmiş ve karanlık karanlık üstüne bir hâlde bulunuyorken balığın karnından kurtulmuştu. İsterseniz siz, burada İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şu mısralarını hatırlayabilirsiniz:
Nâçâr kaldığın yerde,
Nâgâh açar ol perde,
Derman olur her derde,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Şimdi bu açıdan bir bakın günümüzdeki derbeder hâlimize! Allah aşkına, bugün biz, Yunus bin Mettâ’nın (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) balığın karnına düşmesinden daha feci bir durumda değil miyiz? Hazreti Pîr, bu konuyu ele aldığı yerde, “Nefsimiz, bizim hutumuzdur.” diyor. Yani bugün bizler, esasında nefislerimiz tarafından yutulmuş bir hâldeyiz. Varsa bu dünya, yoksa bu dünya deyip, heva-i nefse esir olmuşuz; fakat en acısı bu durumun farkında bile değiliz. Dolayısıyla günümüzde değişik coğrafyalarda yaşanan fevkalâde mazlumiyet, mağduriyet ve mahkûmiyet karşısında da hissizler, kalbsizler gibi hareket ediyoruz. O hâlde evvelâ kendimize “biz ne idik, ne olduk?” sorusunu sormamız gerekir. Daha sonra da,  yaşadığımız zamanla devr-i risalet-penahi arasında irtibat kurup her iki dönem arasında mukayeseli okuma yapmamız lazım. Hatta Eyyubilerin, Zengilerin, Selçukluların ve Osmanlıların yaşadıkları dönemlere giderek, bir Selahattin Eyyubî, Nureddin Zengî, Alparslan, Melik Şah, Kılıç Arslan, Fatih Sultan Mehmet gibi iradeli ve güçlü devlet adamlarının, amansız ve insafsız bir dünyanın taarruz ve hücumları karşısında nasıl mukavemet ettiklerini, beyinlerini zonklatırcasına problemlere ne tür reçeteler sunduklarını düşünmeli ve gül devri sayılabilecek o dönemleri günümüzle mukayese ederek içinde bulunduğumuz derbeder hâlin büyüklük ve fecaatini anlamaya çalışmalıyız. Zannediyorum böyle bir fikir cehdi, derdi anlayıp derman bulma adına bizi Cenâb-ı Hakk’ın kapısının tokmağına dokunmaya götürecek ve O da bize bu meş’um durumdan sıyrılma adına alternatif çıkış yolları gösterecektir. Fakat biz yaşadığımız bu feci hâli normal gördüğümüz takdirde ne alternatif yollar bulabilir ne de kurtuluş adına yeni yöntemler keşfedebiliriz.

Yüreklere saçılan ızdırap tohumları

Evet, çile ve ızdırabın temelinde, öncelikle İslâm’ın hayata hayat kılındığı altın devirlerin bilinmesi, daha sonra da, bugünkü Müslümanların maruz kaldığı zillet ve meskenetin farkına varılması meselesi vardır. Hazreti Pîr böyle bir tablo karşısında, “Maruz kaldığım zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!” gibi ifadelerle ızdırabını dile getirmiştir. Keza o, milletinin imanını selâmette gördüğü takdirde, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya bile razı olduğunu ifade etmiştir. İşte bunlar gerçek insan olmanın gereği düşüncelerdir. Eğer insanlık başını almış Cehennem’e doğru gidiyorsa ve sen insansan böyle bir tablo karşısında mutlaka ürpermen gerekir. Fakat şurası da bir gerçek ki, herkes meseleleri bu ölçüde bir vicdan genişliğiyle duyup hissedemeyebilir.
Vakıa, herkesin her sıkıntı ve problemi bilmesi de doğru olmayabilir. Zira bazı insanlar, çok küçük bir grip virüsü karşısında dahi dayanamayıp ölürler. Ama bağışıklık sistemi sağlam insanlar aynı virüslerin hücumuna maruz kaldıklarında, bu durum, onlarda sadece muvakkat bir sarsıntı meydana getirir. Bunun gibi hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’de koşturan herkes, aynı seviyede bir mukavemet sistemine sahip olmayabilir. Bu sebeple, onlara dert ve problemlerin bütününü aktarmanız, onların kuvve-i maneviyelerini kırabilir. Evet, anlattığınız bazı büyük problemlerle onları sarsıp ye’se sürükleyebilirsiniz. Bu noktada durup size bir hissiyatımı ifade edeyim: Bugün annem, babam, dedem, ninem hayatta olsalardı ve hepsi de bir anda ölselerdi, yemin ederim, bu acı, benim İslâm’ın kaderi adına duyduğum yarım günlük ızdırabıma muadil gelmezdi. Öyle ki kimi zaman geceleri ızdıraptan iki büklüm odamdan çıkıyor ve koridorda deli divane gibi dolaşıyorum. Fakat buna rağmen her biri ayrı bir komplo ve tuzak peşinde koşan ve gulyabaniler gibi köşe başlarını tutmuş bulunan kötü niyetlilerden bahis açmamaya çalışıyorum. Zira bu durum insanları ye’se düşürüp kuvve-i mâneviyelerini kırabilir. Bu itibarla gam izhar etmemeye, izhar edip ağyarı âhımdan âgâh eylememeye çalışıyorum.
Ancak dayanabileceklerini bilsem, elimin ulaştığı herkesin gönlüne, insanlığın dertleriyle alakadar olmaları için korlar saçar, ızdırap tohumları ekerdim. Ta ki uykuları kaçsın ve çare bulma adına deli divane gibi dolaşıp dursunlar. Zaten bir insana dininden dolayı deli denmeyince onun imanda kemale erdiğini söylemek zordur. Yani başkaları sizin hâlinize bakıp diyecekler ki: “Bağları, bahçeleri, revnaktar çiçekleri ve ferah feza iklimiyle bu cazip dünyanın keyfini çıkarmak varken, şu insanlar niye bu işlerle meşgul oluyor ki?” İşte bu, deli görülmenin, Yunus’un ifadesiyle varını yoğunu Allah yolunda yağma etmenin ifadesidir. Böyle olmayan insanlar batmış ve bitmiş midir? Hâşâ ve kellâ! Zira Sahib-i Şeriat, imanla ahirete yürüyenin Cennet’e gireceğini haber vermiştir. Biz, bu konuda kimsenin savcısı olamaz ve kimsenin Cennet’e girmesine haciz koyamayız. Dolayısıyla bu, ayrı bir meseledir. Fakat insanlığın dertlerine çare bulma adına, şakakları zonklatırcasına ızdırapla iki büklüm olup peygamberane bir tavırla insanlığı kucaklama ise tamamen ayrı bir meseledir.

M.Fethullah Gülen Hocaefendi -

Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz, “Hiçkimse ameliyle Cennet’e giremez!” buyurduğunda, “Sen de mi?” diye soranlara, “Evet, Allah, fazlı ve rahmetiyle sarıp sarmalamazsa ben de amelimle Cennet’e giremem” demiştir. Şayet “ben, ben” deyip duran insana bu Peygamber beyanı da bir mana ifade etmiyorsa, artık o hiçbir nasihatten istifade edemez.

M.Fethullah Gülen Hocaefendinin sunmuş olduğu hizmetlerin ve bu yolda var olanların buluşma alanı.